Erkek Yazarların Edebiyatımıza Musallat Olan Büyük Eleştirisine Dair Bir Anlatı
Ağustos Böceği ile Karınca masalını bilirsiniz. Karınca durmaksızın çalışır, ağustos böceğiyse enstürmanını çalarak yazın keyfini çıkarır. Yapmak istediği şeyi yapar, çünkü 17 yıl boyunca toprağın altında kalmış, çıkmak için yıllar yılı sabretmesi gerekmiştir. Peki boş mu durmuştur onca zaman orada? Elbette hayır, uçmak için hazırlanmış, kanatlarının güçlenmesi için kendisine yardım etmiştir. Ancak toprağın altından başını çıkarır çıkarmaz birileri ona, ne yapması, nasıl davranması gerektiğini söyler. Hikâyenin bizi ilgilendiren kısmı buraya kadar.Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
Bu bana, yıllar yıllı susturulmuş, kendi sözünü söylemek için beklemek zorunda kalmış, zihnindekileri parmak uçlarına taşımak için usul usul hazırlanmış ve ödenen onca bedelin nihayetinde zincirlerinden boşalıp yerin altından, sahnenin üzerine çıkmış kadın yazarları hatırlatıyor. Çünkü onlar da, sahnede soluğu alır almaz birilerinin kendilerine doğrulttuğu parmaklarıyla burun buruna geldi, geliyor.
Edebiyatta, sanatın tüm şubelerinde ve kültürel alanlarda birinci sırada gördüğümüz kadınlar önceleri yok sayılırken günümüzdeyse, kendi mevcutlarıyla var oldukları için eleştiriliyorlar. Elbette buna eleştiri denebilirse… Bunu diline dolayan erkek edebiyatçıların yıllardır tek argümanları var: Metnin cinsiyeti. Kadın yazarları, metinlerini cinsiyetlerinden arındıramamakla; okunulan herhangi bir metnin, daha ilk anda bir kadına ait olup olmadığının anlaşılmasıyla eleştiriyorlar. Üstelik bunun, profesyonel bir tavır olmadığı varsayımına ulaşmışlar. Bu çürük dayanaklar ve neticesinde vardıkları son; seviyeli bir eleştiriyle edebiyat dedikodusu arasında sürekli korunması gereken sağlıklı mesafeyi hatırlatıyor bana. Çünkü bu olmadığında ortaya çıkan bulamaç, eleştiriye giydirilmiş deli gömleğinden başkası değil.
Elbette sorulması gereken pek çok soru var: Mesela kadınlar neden cinsel kimliklerinden, kendilerinden, görme biçimlerinden ayrı bir yerde konumlandırmalılar metinlerini? Bunun, edebiyata ne gibi bir faydası var? Kaldı ki bunu yaptığımızda; bizi farklı ve özgün kılan yanlarımızdan da geriye hiçbir şey kalmıyor. Neden yapalım bunu? Ya da şöyle soralım: Neden yapmak zorundayız? “Tek döşek, tek iş, tek yaşam” varmaya çalıştığınız nihai nokta bu mu?
Kadın yazarların metinleri, bu gibi edebiyatçılar tarafından es kaza takdire layık bulunursa bu, yine cinsiyet dili üzerinden tanımlanan bir takdir anlayışıyla oluyor. Mesela şöyle, “Yazar, kadın öykülerine sinen erkek yericiliğinin, erkeği evrenin paraziti gören, erkek düşmanı bakış açısının aksine adil bir perspektiften bakarak temayül dışına çıkılmıştır,” ya da şöyle, “Eril ve edilgen bir öykü dili oluşturması yönüyle başarılı öykülerdir.”
Bu bakış açılarının tümü, ne yazık ki bazı kadın yazarların edilgenleşme yönünde temayül göstermesinin yanında, kitap kapaklarında kullandıkları görsellerle, yarattıkları kadın karakterlerde bile bir oto sansür uygulamalarına sebep oldu. Kendilerini ve dillerini devamlı revize eden, köksüz bir duyarlılığın içine itilen bir başka persona yaratıldı. Ancak bu noktada kadın yazarlar, “kendi” metinlerini yazmaya devam ederek sessiz bir ihtilal sürdürmeli, aynılaşma temayülü değil.
Edebiyatımızda “yalın dil”, “dokunaklı anlatım”, “bütünlüklü kurgulanmış olay örgüsü”, “öykülerde işlenen tema ve izlek”, “tercih edilen karakterler ve onların hikâyeleri” gibi yalınkat değerlendirmelerin üzerine çıkamayan eleştiri geleneğimize bir yenisi daha eklendi;kadının ve öykünün cinsiyeti. Ne diyelim? Bir taşı tepeden yukarıya yuvarlayıp dursunlar; taş nasılsa yine aşağıya, ayaklarının dibine düşecek.