MAĞARA
Mağaradayım. Sanırım on dört gün oldu geleli. Nasıl geldiğimi bilmiyorum. Aslında zihnimin kuytularında ipucu sayılacak bazı kırıntılar var gibi. Belki biraz üzerine düşsem, eşelesem bazı şeyler aydınlanacak. Fakat bunun için gücüm yok. Tuhaf bir yenilgi, tuhaf bir teslimiyet hâli esir aldı beni. Yalnızım ve gövdemin yaslandığım kayayla bütünleşmesini bekliyorum. Öylece taşlaşıp bir yontu, bir kabartı gibi görünmek ve bir zaman sonra bir vesileyle mağarayı ziyaret edenlerin duyacakları keşif heyecanına şahitlik etmek istiyorum. Onlara söyleyecek sözlerim var. Hem de çok. Belki mağaranın duvarlarına bu sözleri -fakat eski bir alfabeyle ve gelecek zamana şaka yapma hakkımı kullanarak- kazıyabilirim. Mesela kabartmanın tam da gözlerinin hizasından başlayan ve uzayıp giden ilk satır ya da mısra ağlamayı anlatsın; gözlerin ağlamaya başlayınca neden görmeyi terk ettiğini mesela… Sonra dudakların tam ortasından başlayan ince bir satır ya da mısra susmayı anlatsın; dilsiz şeytan olmadan da haksızlık karşısında nasıl susulduğunu… Peki ya kalbin hizasına yazılması gereken satır ya da mısra… Mısralar… Saçların, ellerin, yanakların…
Mağaranın ağzına yakın durduğumu hatırlıyorum ilk günler. Güneşe, ışığa ve belki de gökyüzüne veda etmek o kadar da kolay değildi. Yine de sırtımı güneşe döndüğümde gördüğüm gölgeden duyabileceğim tek bir cümle bile olmadığını biliyordum. Ne de başka bir tek gölge vardı. Platon’un mağara alegorisini hatırlayıp gülümsediğimi gün gibi hatırlıyorum. Belki ikinci ya da üçüncü gün mağaranın derinliklerine, karanlık bölgelere doğru ilerledim. Fakat temkini elden bırakmamalıydım. Ellerimle duvarları yoklayarak atıyordum adımlarımı. Karanlığın sonsuzmuş gibi gösterdiği daha doğrusu hissettirdiği -hislerin yanlış bilgilere gebe olduğunun kanıtlarından biri de budur- mağaranın derinliklerine -belki de yatay uzayıp gidiyordu mağara, bilmiyorum- doğru eğilip kulak kabartıyordum. İçeride benden başka birisi var mıydı? Bir canlı, bir insan hatta belki bir ya da birden fazla cin. (Keşke insan kalbine de eğilip dinlemek, içerde başka birisinin olup olmadığını yoklayabilmek mümkün olsa). Cinlerin kovulduğunu, insanların olmadığı mekânlara gittiklerini, dahası deniz diplerini ve mağaraları tercih ettiklerini ya da buralara gitmeye zorlandıklarını biliyordum. (Ateşten yaratıldığını bildiğim cinlerin deniz dibinde nasıl yaşadıklarını da merak etmiyor değildim). Korkuyla karışık bir ses bekledim saatlerce. Bir ara mağaranın derin derin soluduğunu hissettim. Sanki yeryüzünün ya da bu büyük dağın soluk borusuydu bu mağara.
Karanlığın ve bilinmezin özel bir büyüsü vardır. İnsanı daima çığlık çığlık kendine çağırır. Karşı koymak kimi zaman imkânsızdır. Yine de karanlığın tam eşiğinde durdum. Aslında karanlığın nerede başladığının bir önemi ve ölçüsü yoktu mağarada. Mağaranın derinliklerine doğru attığım her adım, karanlığın eşiğine varmak anlamına geliyordu. Bu eşiğe varmak her adımda kendini yeniliyor ve tekrarlıyordu. Daha öteye gitmeyecek (hiç değilse şimdilik kaydıyla) ve karanlığın, meçhulün çağrısına cevap vermeyecektim.
Öylece yatıp uyudum. İlk gece bana sarıldığını hissettiğim ve sonra bunun bir yanılsamadan başka bir şey olmadığına kendimi ikna ettiğim şey, o gece daha belirgin bir şekilde kavradı bedenimi. Buz gibi kollar… Hissettiğim sadece buydu. Üşümüş bir insanın -bir kadının- kollarıydı bunlar. Yanımdaki tek kelime etmiyordu. Susuyordu sürekli. Sadece mağaranın solumasına ayarladığı incecik nefesini duyuyordum. Belki de bir cindi. Sarıldıkça bedenimden yayılan ısıyla ısınıyor, nefesi gittikçe seyrekleşiyor ve sonra da galiba uyuyordu. Yine de; “bir cin olsaydı çoktan ateşiyle beni sarmış olurdu” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Ellerimle yoklamayı düşündüm bir ara, fakat korkunç bir uyuşukluğun bütün bedenimi sardığını hissettim. Sımsıkı sarılıyordu belli ki. Tam yüzümün hizasında bir yüz, saçlarımın hizasında bir tutam saç aramaktı niyetim. Beni bu mağarada sarıp kuşatan bu meleğin tenine, saçlarına dokunmalıydım. Varlığını kesinleştirmek istiyordum belki de. Fakat kıpırdayamadım bile. Derin nefesler aldım, hiç değilse kadınsı kokusunu duymak için. Mağaranın kokusunun dışında bir koku alamadım. “Nesin sen? İn misin, cin misin?” sorusunun tam yeriydi. Tıslayarak sordum. Nefesi sıklaştı. Öfkelenmiş ya da heyecanlanmıştı. Boynumu saran kollarının biraz daha gerildiğini hissettim. Belki de beni boğmak istiyordu. Bir süre sonra gevşedi kolları. Sonra birlikte tatlı bir uykuya daldık. Mağaranın rüyasını görmeyi umarak kapadım gözlerimi. Mağarada mağaranın rüyasını görmek…
Hakikatin rüyasını hakikatin içindeyken görmek belki de sadece âşıklara has bir şeydir. Kim bilir bu mağarada hangi âşıklar geceledi, hangi sözleri emanet etti bu karanlık soluk borusuna! Keşke kaybolmayan bu sözleri bana ulaştıran bir dili olsa mağaranın. Keşke bir bir anlatsa âşıkların hallerini.
Rüyamda sürekli değişen, devinen bir yüzle uzun, kızıl bir yılan gördüm, mağaranın derinliklerinden kıvrıla kıvrıla geliyor, yüzü kıvrılışlara uyarak kumral, ay gibi bir kadın yüzüne dönüşüyor, sonra hızla diğer kıvrılışta asli(!) şekline bürünüyordu. Yılandan kadına, kadından yılana gidip gelen sürekli bir devinme. Bir ırmak gibi sonsuz akan bir yılan… Kalbim galiba daha çok onun kadın yüzüne âşık olmayı tercih etti. Yılan yüzünü ikide bir görsem de kadın yüzünün sarhoşluğuyla bir süre sonra bu görme yetimi kaybettim. Bilerek, şuurlu bir kaybedişti bu. İkide bir yılana dönüşen bir kadın mıydı bu, kadına dönüşen bir yılan mı? Fakat aşk, soruların da üstünü örten bir mevhibedir. Belki de sadece bir vehim… Tanrı neden aşk gibi bir armağan sunmuştu bana? Hem de sonsuzmuş gibi görünen -görünmediği için sonsuzluk hissi uyandıran- bu mağaranın içinde? Hem de yapayalnızken? Bu yalnızlık içinde geceleri gelip beni saran ve sabahleyin erkenden -arkama dönüp baktıkça ta ufuktaki dağın karlı zirvesinin parıltısından anlıyordum günün doğduğunu ve sabahın olduğunu- henüz ben uyanmadan kaybolan bu meçhul kadının (?) tenimde bıraktığı tuhaf hisle boğuşurken? Geceleri beni saran, sessizce yanımda uyuyan bu kadın, şu rüyama giren yılan-kadının ya da kadın-yılanın ta kendisi miydi yoksa?
Her gece kendisini tekrar eden bu rüya, rüya gibi bir kadını öperken bir yılan ısırığıyla uyanmakla son buluyordu. Fakat ben rüyayı ve uykuyu sevmiştim. Tanrım, aşk bir rüyayı sevmek midir? Tanrım, aşk bir rüyaya inanmak mıdır? Bu uykunun ve rüyanın gitgide gündüzlerimi de işgal ettiğini fark etmem uzun sürmedi. Belki de artık gündüzleri de uyumamın ve aynı rüyayı tekrar tekrar görmemin gerisinde, rüyadan uyanmama sebep olduğunu sandığım yılan ısırıkları vardı. Beni küçük ısırıklarla yavaş yavaş uyuşturarak başka bir dünyaya hazırlıyordu.
Mağaranın soluyuşuna gitgide alışmaya başladığımı fark ediyordum. O derin soluma, evrenin genleşmesine benzeyen o ses içinde tekrarlandıkça bana ait bir sese dönüşüyordu. Sanki bana bütün hayatım boyunca eşlik etmişti bu ses. O sese kulak vererek bütün geçmişimi, buraya neden ve nasıl geldiğimi hatırlayabilir miydim? Yoksa bu, yılan ısırıklarının zehirlediği, uyuşturduğu bedenimin bir yanılgısı mıydı? Tuhaf bir sarhoşlukla karşımda var olduğunu duyumsadığım duvara karşı konuşmaya başladım:
Gökyüzü denizle buluştuğunda… Bize salınışıyla eşlik eden uzak serviler… Üstümüze bir dağdan kimi zaman bir denizden yığılan kitabeler… Tanrı sözleri… Tanrısal sözler yani… Dut ağacını iyi hatırla… Koca bir yaz boyunca uzun bir balkondan dünyayı seyreder gibi seyrettiğimiz ovayı ve ta ötelerde gün ışığında devinen dağları… Bir küçük çocuğun parmağımın, serçe parmağımın boğumundan tutunarak ve dudaklarına tüneyen melekleri uçurmadan sana ve bana seslenişini… Ah, köpekle köpeklik arasında ne kadar büyük bir mesafe var bilsen… Ben göğsümden taşırarak haykırdığımda aşkı, göğsüne hapsettiğin daha doğrusu göğsünde sakladığın köpeği hatırla…
Konuşmanın ne kadar sürdüğünü ve nasıl bittiğini bilmiyorum. Neydi bu? Birisine söylemeyi murat edip söyleyemediğim yahut da birisinin bana murat edip söyleyebildiği cümleler miydi? Bir küçük çocuk mu vardı bir yerlerde? Hiçbir şeyin sebebini ve gerçeğini bilmeden benzer cümleleri tekrarlayıp duruyordum. Sonra ikide bir kendime bir mağarada olduğumu ihtar ediyordum. Bu, belki de bilincimden ayrılmamak için bulduğum bir yoldu. Gerçeği tekrarlamak, ihtar etmek yeni yollar, yeni çözümler demek olabilirdi. Belki de kendimi inkârdan kurtulmak ancak bu şekilde mümkündü bu şartlarda.
O gece de aynı yılan, aynı devinimle girdi rüyama. Bu sefer sarılıp öptüm o kadını. Bu sefer her gece birlikte uyuduğumun o kadın olduğuna inandım. Sonra göğsüme kuşlar doldu, rengârenk, cıvıl cıvıl kuşlar. Arıkuşları, saka kuşları, sinek kuşları, kiraz kuşları, sarıasmalar, alakargalar, dağ bülbülleri, baştankaralar, kırlangıçlar, kuyruksallayanlar… Gökyüzü eğilip denizi öpüyordu ötede bir yerde. Beride rengârenk güller, menekşeler, kasımpatılar, süsenler, gelincikler, lâleler, sümbüller, papatyalar, mumçiçekleri…
“Beni benden esirge… Beni benden esirge… Beni benden esirge…”.
Rüyanın bir yerinde üç kere aynı cümleyi kendi ağzımdan işittim. Sonra bir yılan ısırığıyla karanlığa uyandım. Sarılıp öptüğüm kadını duyumsayamıyordum. Kollarım bir süre daha boşluğa sarılmaya devam etti. “Beni benden esirge… Beni benden esirge… Beni benden esirge…”. Bir emirden çok yakarışa benzeyen bu cümle, bir bakıma asıl tehlikenin “ben” -tabii ki cümlenin sahibi için- olduğunu gösteriyordu. Bu cümle benim miydi? Bir başkasının mesela yılanın bana bıraktığı bir anlamın kelimeleri miydi? O sessiz, o ahraz, o yılan kadının anlamı mıydı bu cümlede kendini bulan? Uzun uzun düşündüm ve kesin bir fikre varamadım. Elimde beni bir yerden bir yere, bir anlamdan başka bir anlama taşıyacak hiçbir şey yoktu. Yine de elimi açıp tekrarladım: “Beni benden esirge… Beni benden esirge… Beni benden esirge…”.
Mağaranın derinlerine doğru birkaç adım daha attım o gün. Duvarlara dokunurken mağaraya geleli kaç gün olduğunu hesaplamaya çalıştım. Elimde, hislerimden başka bir şey yoktu. Bir yılana, yılan kadına kaç kere sarıldığımı sayabilirdim elbet. Fakat bunların bana bir gerçeği haber vermesi şüpheliydi. Çünkü galiba üçüncü günden sonra ısırıkların etkisiyle gündüzleri de uyumaya başlamıştım. Üstelik hangi uyku ne zaman başlıyor ne zaman bitiyor bilmiyordum. Bazen belki de günde birkaç kere uyuyup uyanıyordum. Hep hakikate uyuyor, rüyaya uyanıyordum belki de. Böylece geçiyordu günler. Her biri bir yıla, bir asra benzeyen günler…
Epilog
Mağaradan nasıl çıktığımı bilmiyorum. (Çıktım mı?). On dört günün sonunda insanın kendi içinde de sonsuz mağaraların olduğu hakikatine, bilgisine ererek uyanmış olmalıyım. Eşikteydim galiba. Gökyüzü dürülür gibi açılıyor, açılır gibi dürülüyordu. Evime döndüm. Serçe parmağımın boğumundan tutan çocuğa sarılıp uyudum. Gördüğüm rüyayı kimseye anlatmadım. Mağaradan kimseye bahsetmedim yıllarca. Sonra gerçekten on dört yıl geçti. On dört güne benzeyen on dört yıl… Bir gün sırt çantama bir el feneri, bir-iki elma, bir parça peynir, bir iki dilim ekmek, bir küçük çakı, kibrit filan koyup mağaranın yolunu tuttum. Eşikten geçer geçmez el fenerini yaktım.
Mağara gerçekten de tuhaf bir eğimle derinlere doğru uzayıp gidiyordu. Durup bekledim, bir kere daha dinledim solumasını. Sonra mağaranın duvarına yaslanıp uyuyan bedenimi gördüm. Bir yılana sarılmış ve taşlaşmıştı. Eğilip yüzüme dokundum. Dudaklarıma, gözlerime dokundum, sonra boynuma, göğsüme, kollarıma… Yılan, belime dolanmış, kafasını yüzüme doğru uzatmıştı. Belki birkaç adım atsam yeniden bana bir kadın gibi gözükecekti. Belki feneri söndürsem… Ben, günler belki de yıllar içinde (kendimi mağarada bırakarak kaçmış olabilirdim) bir yılanın büyüsüyle taşlaşmıştım. Sonra yaklaşıp serçe parmağına baktım. Boğumundan kan sızan serçe parmağına… Bir çocuğu, dudaklarına meleklerin tünediği bir çocuğu hatırladım.
“Beni benden esirge” dedim üç kere.