.....

.....

ÇİFT GÖZLÜLER -SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

ÇİFT GÖZLÜLER -SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

ÇİFT GÖZLÜLER

Annem beni bir pınarın yakınına götürdü. Avuçlarında bir annenin şefkati değil, bir celladın mecburiyeti vardı. Omzuma dokundu; sanki bir dağın bütün ağırlığını o küçücük temasla ruhuma bıraktı. “Seni toprakla örteceğim,” dedi, sesi çatlayan bir mermer gibi soğuktu. “Gelip seni bulabilirler. Sen onların başına gelecek felaketsin.”

Beni bir tohuma değil, bir cesede benzeterek gömdü. Toprak üzerime yığıldıkça nefesim daraldı ama kalbim ilk kez orada çarpmaya başladı. Uzaktan koyun sesleri, metalik bir çan tınısı ve ardından o ürkek ses: “Emanetini al çoban, Oğuz’un başına felaket geldi.”

Çoban sustu. Merhamet beklediğim o sessizliği, şakağıma çarpan bir taş parçası bozdu. Kalkar gibi oldum, annemin fısıltısı toprağın altından bile duyuluyordu: “Kalkma! Baban kaçtı. Çoban işte, korkusunu koyunların ardına gizledi.”

Uzun süre o karanlık rahimde, toprağın soğuk bağrında bekletildim. Çift gözlülerin sesini ilk o zaman duydum. Üzerimdeki yığını teptiler. Onlar teptikçe ben doğruldum; onlar korktukça ben devleştim. “Bu nasıl oğlan?” dediler, “Tepesinde bir gözü var.” İşte o an anladım: Onlar dünyayı ikiye bölerek bakıyordu, bense dünyayı olduğu gibi, tek bir parça halinde görüyordum. Benim bakışım bir bıçak gibi yalındı, onlarınki ise bir labirent.

Beni Aruz aldı. Evine götürdü, dadılar tuttu. İlk emişimde sütün ak lütfu bitti. İkincisinde ağzıma paslı bir demir tadı, sıcak bir kan sızıntısı geldi. Üçüncüsünde kadın devrildi. Kaç kadın geldiyse hepsi o doymak bilmez boşluğumda helak oldu. Ben acıkmıyordum; ben aslında onların eksik bıraktığı ne varsa onu yutuyordum. Büyüdüm, çocuklarla oynadım; oyun dedikleri şeyin içinde saklı olan o küçük vahşetleri gördüm. Ben de onların burnunu, kulağını ısırdım. Ben sadece onların içindeki canavarı dışarıda temsil ediyordum. Aruz dövdü, sövdü, sonunda beni kendi karanlığına, dağa sürdü.

Kovulduğum o gece dağın yamacında, ay ışığının bile üşüdüğü bir yalnızlıktaydım. Peri anam geldi. “Niçin beni doğurdun?” diye sordum. Sesim, kayalıklarda yankılanan bir feryattı.

“Ben seni doğurmadım,” dedi. Söz, bir uçurum gibi aramıza açıldı. “Beni kim yaptı o zaman?”

Uzun süre sustu, sonra gözlerimin tam içine, baktı: “Çift gözlüler,” dedi. “Kendilerini han, bey, çoban diye çağıranlar… Beni pınarın başında savunmasız buldular. Adına ‘misafir’ dediler, ’emanet’ dediler; ama ruhlarındaki o karanlık sızıntıyı üzerime boşalttılar. Sonra da yaptıklarını unuttular. Sen bir çocuk değil, bir unutuşun hatırasısın.”

O an içimdeki o meşhur “demir tadı” genzimi yaktı. Bu sadece intikamın tadı değildi; bu, ait olamamanın, hiçbir sofraya davet edilmeyecek olmanın paslı acısıydı. Annem parmağıma bir yüzük geçirdi. Yüzük parmağımı sıktığında sanki ruhum zırh kuşandı.

“Yaralı doğan her şey ya yarasını taşır ya yaraya dönüşür,” dedi. “Bu yüzük seni kılıçtan, oktan korur. Ama bil ki en ağır yara, ‘neden?’ diye sorduğun o iç boşluğundan açılır.”

Yıllar geçti. Dağda harami oldum. Yol kestim, adem aldım. Ama hiçbir canı, kendi canımın yanışı kadar acıtmadım. Sonunda Basat geldi. Kardeşimgil, aslan sütüyle beslenen o kahraman… Mağaramın ağzında bekledim. Kaçmak, korkakların ya da suçluların işidir; ben sadece bir sonuçtum.

“Kardeşim,” dedim ona. Sesimdeki şefkat, mağaranın duvarlarındaki nem gibi süzüldü. “Baba beni reddetti, ana beni toprağa gömdü. Seni aslan büyüttü, beni ise insan dışladı. İkimiz de bu bozkırın yetimleriyiz. Neden bu hınç?”

Basat’ın gözlerinde “haklılığın” o kör edici ışığı vardı. “Sen kardeş değilsin,” dedi, “Sen Oğuz’un belasısın!” Kızgın demiri tek gözüme sapladı.

Acı, bir yıldırım gibi beynimde patladı; et büzüştü, duman yükseldi. Ama ölmedim. Efsun beni korudu, ama daha önemlisi, içimdeki o büyük “görüş” beni ayakta tuttu. Basat’ın bileğini kavradım; kemikleri avucumda bir kuşun kanadı gibi çatırdadı. “Öldür beni,” diye inledi.

“Hayır,” dedim. “Eğer seni öldürürsem, sadece bir canavar olacağım. Eğer sen beni öldürürsen, Oğuz sahte bir huzura gömülecek. Git onlara de ki: Tepegöz’ün gözü kör olmadı, aksine, o artık sizin bile göremediğiniz o karanlığı görüyor!”

Basat gittikten sonra, kopuzunun tınısı kendinden önce gelen bir ihtiyar yaklaştı: Dede Korkut.

“Ölmedin,” dedi.

“Ölmedim,” dedim. “Şimdi ne anlatacaksın? Bu gerçeği nasıl taşıyacaksın?”

“Halk hakikati vasıtasız taşımaz,” dedi, kopuzunun tellerine dokunarak. “Hakikat vasıtasız olursa ya taşlanır ya taşlatır. Senin canavar olduğunu, Basat’ın ise seni kahramanca öldürdüğünü anlatacağım.”

Acı bir kahkaha attım. “Yani onlara ninniler mi söyleyeceksin? Beni öldürerek onların suçunu da mı gömeceksin?”

“Evet,” dedi Bilge. “Çocukların uyuması, beylerin hükmetmesi için bir ‘son’ lazım. Ben o sonu yazacağım ki hikâye tamamlansın.”

Onun bu “yalanına” acıyarak baktım. O anlatırken insanlar rahatladı, korku sustu. Ama ben buradayım. Dağın ardında, tarihin o tozlu ve kanlı sayfalarının altında bekliyorum.

Ben onların günahıyım ve günahlar asla ölmez, sadece şekil değiştirir. Bir gün bir çocuk, o şanlı masalı dinlerken duracak ve soracak: “Eğer canavar öldüyse, gölgesi neden hâlâ üzerimizde?”

İşte o gün, o çocuk iki gözüyle değil, benim tek gözümle görmeye başladığında; pınarın başındaki o hesaplaşma yeniden başlayacak

SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

Website |  + posts